Trt’de “Uçuyorum” diye bir program var, Stv’nin Ayna’sı tadında, dünyayı geziyor, görüyor, gördüklerini de paylaşıyorlar. Az önce denk geldim, Somali’yi anlatıyor sunucu. Başlarını izleyemedim ama yakaladığım yerden Somali hakkında programda edindiğim bilgileri paylaşayım… Bir Türk doktor rüya görmüş, babası buna Somali’de cami yapmasını söylüyormuş, sonunda bu dileğini gerçekleştirebilmiş… Somali’de! Güzelden bir cami. “Nihayet babamın ismini de astık tabelaya” derken tebessüm buyuruyor, öyle ya hakkı, mutlu çünkü, tatmin olmuş. Başka bir şeyler daha yapıyormuş, aklımda kalmadı. Sonra geçiyoruz Türklerin açtığı bir okula, bu konseptin değişmezi. Türkler Türk eğitim sisteminin harikalarını Somalilere kadar taşımışlar, Somalili çocuklar Türkçe şarkılar söylüyor. Seyirciler olarak gurur duyuyoruz tabii. Biri başlıyor: “Yıkılmadıııım, ayaktayıııım, dertlerimlee başbaşaaayım”… Düşünsene, Somali’de okul açıp büyük fikir, sanat ve aksiyon adamı ve hatta sinema adamı, senior yönetmen, ex müzisyen Mahsun’u Somali’ye taşıyorsun, taşıyabiliyorsun. İşte kültür ihracatı budur. Bunlar hep eğitimle olan şeyler. Bunların bu kadarı eğitimle mümkün. Mahsun izlediyse duygulanmıştır mutlaka, çünkü kendisi Türkçe şarkı söylemek konusunda çok hassastı ve bu hassasiyetini Ahmet Kaya’nın Kürtçe okuyacağını açıkladığı Magazin Gazetecileri gecesinde de ortaya koymuştu.
Neyse programa dönelim. Somalililer Türk halkını çok seviyor, sokaklarda diğer yabancılar gezemezken Türk ve müslüman olanlar güvenle geziyorlar. Programı hazırlayanlar Türk kontenjanından mı yoksa müslüman kontenjanından mı sokaklarda “güvenle” geziyorlardı bilmiyorum ama bi ara yanlarında kendilerini gece gündüz koruyan Somalili kahraman askerlerden bahsetti, onları gösterdi, adları bile sordu, konuşma fırsatı verdi. İki asker geceleri de nöbet tutarak koruyor bunları. Ama Türk ve müslüman mevzuunda önemli olan bu ikisinin kesişim kümesinde bulunmak oluyor anladığım kadarıyla, o tonda söylendi çünkü. Bütün bunlar, Türklerin burada yürüttüğü imaj çalışmaları sayesinde. Somalililerin Türkleri ve Türkiye’yi bu kadar sevmesinde Türk hükümetinin payı büyük. Türkler her yerde. Allahım, bütün bunları seyrederken öyle mesudum ki, heryerde herşeyde biz varız: çocuklara Türkçe öğretiyoruz, Türkçe şarkılar söyletiyoruz, Türkleri çok seviyorlar… Aynı İngilizler, Avrupalılar gibiyiz resmen. Üstelik biz müslümanız da, bu çok büyük avantaj biliyorsunuz, aradan da Türklüğü sıkıştırıyoruz. Türk okulları, Türk camileri, Türk, Türk, Türk…
Allah’tan dünyayı dolaşmıyoruz, Somalilere, Mogadişulara yolumuz düşmüyor, hani beynin kendisinde sinir hücresi olmadığından kendi kendini duyumsamazmış, ya da mum dibine ışık vermez hesabı, Türkiye’de gölgelikte kalmışız, serinlikte yaşıyormuşuz da kıymetini bilmiyormuşuz. Kurtarılmış böyledeyiz. Bütün bir üçüncü dünya Türk’le yatıp Türk’le kalkıyor, bunu anladım; çok geçmeden güne “Andımız”la başlama aşamasına gelirler. Bunları izlerken efsanevi Ayna programının isminin “ayna” olmasındaki hikmet adeta bir şimşek gibi parlıyor kafamda: bütün dünyayı gezip sadece kendini seyretmek, aynaya bakmak. Buradan iyi göremedik, bir de şuradan bakalım, farklı açılardan… İnsanları Türklük gibi bir mutluluk kaynağından mahrum bırakmak niye?
Programın kaçırdığım kısımlarında muhakkak Somalili açlara da fakirlik görüntüleri ve yardım dağıtan Türk kuruluşları eşliğinde değinilmiştir. Somalili hastalara bakan Türk doktorluğundan mutlaka bahsedilmiş, Somalili yardıma muhtaç ve hastaları hastanelerinde, kuruluşlarında Türk misafirperverliğiyle ağırlayışına değinilmiştir. Biz Türkiye’yiz. Büyüğüz. Belediyelerimiz yardıma muhtaç sahipsiz sokak köpeklerini tedavi eder, onları doyurur. Başka organizasyonlarımız kuşlara, çeşitli hayvanlara rikkat ve şefkatle yaklaşır, onları besler, yemek verir onlara. STK’larımız da dışişleriyle ortaklaşa yürüttükleri programlarla Afrikalı açları doyurur, onları tedavi eder. Sokak köpeklerinin, hayvanların ne’liği, nasıl bir kültür oldukları, nasıl bir habitat oluşturduklarına bakmayız; onları besler ve hayatlarını sürdürmelerini sağlarız. Afrika açlarını da besler, ölmeden hayatta kalmalarını sağlamaya çalışırız, nasıl bir kültür ortaya koyduklarına bakmaksızın… Ekolojik denge açısından gereklidir çünkü bu şeyler. Kuşlar ölürse bir kısım zararlı haşerat aşırı çoğalabilir, ekinleri yer, kıtlık olur, fiyatlar yükselir, aç kalırız. Afrikalı açlar ölürse de mutlaka bir yerde bir denge bozulur, belki tüketilmemekten aşırı biriken silah sayısındaki artış terörü tetikler, bir şeyler olur. Denge önemli.
Neyse, programı seyredin, görün, kültürlenin, adam olun ulan. Daha önceki tecrübemden aklımda kalan bir kaç enstantane: Gürcistan’a uçuyoruz, sunucu bize Gürcistan’ı tanıtıyor. Devamlı kapalı alanlarda devlet görevlileriyle yapılan çekimler, dışarı çıkmak yok. Anlıyoruz ki Gürcistan odalardan oluşan bir ülke, heryer kapalı alan, açık hava yok. Kapalı ekonomiden tam olarak çıkamamanın etkisi. Çekimlerden aldığımız intiba bu, çünkü dışarıyı pek çekmemişler, Türkçe bilen birileriyle, lokantada yemek yemeler, Türk tarihiyle ilgili bilgi alabilecekleri müze tarzı yerler, orada yine bol bol Türklük çıkıyor karşımıza, Türkiye’nin büyüklüğünü elbette orada da anlıyoruz. Programın bir yerinde sunucu döktürüyor: “Eminim siz de en az benim kadar ülkenin güvenlik durumunu merak ediyorsunuzdur… Şimdi emniyet müdürlüğüne gidiyoruz.” İşte bu! Hangimiz merak etmeyiz ki? Ve bir bürokrattan turistlere tecavüz, kapkaç gibi durumlarda bürokratik sürecin nasıl işlediğiyle ilgili bilgi alıyoruz. Gürcistan’da tecavüze kapkaça uğrarsak çok hızlı işleyen bir bürokrasi sayesinde şikayetimizi turistlere tahsis edilen emniyet birimine iletebiliyoruz… Ve sonra yine bir kapalı alanı gezerken sunucu bir büst görünce onun yanında da çekim yapmak ihtiyacı hissediyor olmalı ki -çünkü büstü olan adamlar önemlidir, biz böyle gördük; ülkeyi gezip büst sahibi insanlardan bahsetmemek ülkenin insanına ve büstün sahibine saygısızlık- bize büstten bahsediyor: yanda görmüş olduğumuz kişi ülkenin milli şairi Shota Rustaveli’ymiş; Gürcistan’da evlenen genç kızlar mutlaka onun bir şiir kitabını çeyizlerine koyuyorlarmış. Muazzam! Algıda seçicilik şaheseri… Hani kızlar evlenirken çeyizlerine koymasalar ülkenin milli şairinden haberimiz olmayacak. Niye çeyizlerine koyuyorlar, ne yazmış, ne zaman yaşamış yok. Çeyize koyduk onu, tamam, yola devam. (Meraklısına not [Atilla İlhan stayla]: adam 12.yy’da yaşamış)
Yine bir başka bölümde Bulgaristan: Türk lokantaları, kapalı alanlarda oraya giden Türklerle yapılan röportajlar, içilen Türk kahveleri, yemek yenilen mekanda tesadüf edilen Türkler… Bulgaristan’a gidip Türk kahvesi içerek çekim yapmak, Türk yemeklerini çekmek… Biz bize yeteriz, başka şeylerin algılarımızı kirletmesine gerek yok. Dünyanın neresine giderse gidip Türk bulmak, Türk’ü anlatmak, Türk okulundan, Türk dışişlerinin başarısından bahsetmek… Bunu da program yapmak. İşte Türk’ün gücü.