Yani “Mehmet ile”, “çatalla”daki “ile”nin Mehmet Ali Birand stayla okunuşu olan Mehmet’len, çatallan’daki ilen‘e evrilme sürecindeki o ara duraktan bahsediyorum. Böyle bir şey var, Birand çok kullanıyor. Haberleri dinlerken kulaklarınızılan duyuyorsunuz, gözlerinizlen şahit oluyorsunuz. Bunun dünya üzerinde tek kulak tırmalamadığı kullanımını buldum, Fuzuli‘nin Su kasidesi‘nde geçen bir mısra üzerinden gidiyoruz:

Dest-bûsı ârzûsıyla ger ölsem dostlar
Kûze eylen toprağum sunun anunla yâra su

Burada ilk mısradaki arzusuyla aruza uymuyor, arzusuyla’daki ile’de imale var. Şiirin aruz kalıbı “fâilâtün fâilâtün fâilâtün fâilün”.  Buradaki arzusuyla’nın sonu olan açık hece, üçüncü fâilatün’ün fâ’sına denk geliyor, yani uzun bir hece olmalıydı. Halbuki Mehmet Ali Birand olsa “Dest-bûsı ârzûsıylan ger ölsem dostlar” derdi, aruzu kurtarırdı.

O değil, hani aklına bir şey gelir, geldiği anda da karşındakine bu “parlak” düşünceni aktarma heyecanına kapılırsın da düşüncelerini konuşmaya dökünce aslında ne kadar abuk olduklarını görürsün ya.. hah, işte o olay yazılı halinde daha bir sırıtıyor.

Bu gerçekten son derece gereksiz şeyi neden yazdığımı bilmiyorum. Neden yazdığımı geçtim, neden düşünüyorum böyle abuklukları bilmem. İşte yalnızlık insanı böyle son derece abuk şeyleri düşünmeye itiyor. Kaldı ki bu yazdığım, bir de yazmadıklarım var.

Son olarak, beyitin anlamı: “eğer yarin yanağını(aslında elini ama çeviride kişiliğinin damgasını vurma ekolüne selam çakıyorum tam bu noktada) öpme arzusuyla (yani kavuşamadan, o arzu içimde patlamış bir halde) ölürsem dostlar, mezarımın toprağından testi yapın, o testiyle yare su verin, onunla teselli bulayım (virgülden sonrası için çeviride kantarın topuzunu kaçırma ekolüne selam çakıyorum)”.

arzusu ilen demişken, bir de ilenmek var, genelde paralel evrendeki klasifikasyonu 23. sınıf çevirmen, 28. sınıf filozof olması gerekirken ahir zamanda edebiyat, kitap baronları olan bir bazı kişilerin genelde felsefe çevirilerinde çokça kullandığı bir kelime o da.

Neyse, toparlıyorum galiba, kıssadan hisse: fazla yalnız kalmayın, kendinize dikkat edin. Mesaj bu. Ve jenerik.

Saygı duruşları, anmalar, selam durmalar arasından ilerleyerek varolanı kutsayan bir kültür endüstrisi… Bu piramidin zirvesini tutan oligarşinin etkisini tabana yaymakta sanatseverlik müessesesinin rolü stratejik. İşte Yekta Kopan da bu sanatseverler güruhunun bir prototipi. Büyük ustalar, saygı duruşları, anma törenleri, divalar… Verili olanı, varolanı kutsama, kabul ettirme, meşrulaştırma süreçlerinin bir halkası.

Yıllarca seslendirdiği filmleri izlemekten, televizyonda programa başlayınca uzun süre sesiyle fotoğrafını bir türlü yakıştıramadım. Seslendirme yapa yapa o ses kendi görüntüsüne yabancılaşmış gibiydi, sahibini inkar ediyordu sanki. Sesiyle görüntüsünün ortaya koyduğu bütündeki sakilliği, yıllarca seslendirme yaptıktan sonra ekranlara çıkmasında aradım. Ama sonradan farkettim ki o sakil duruş bir ses-görüntü uyumsuzluğu değil, hayatta aldığı pozisyonla ilgili, çünkü hayatın son derece yapay bir noktasına tutunarak hayatta kalıyor, “sanatsevicilik” yaparak… (Bu arada sanatseverlik adını bazı durumlarda sanatsevicilik olarak değiştirmeyi teklif ediyorum. Artfili de denebilir buna, şu anda ortaya atıyorum bunu ve siz de bu büyük ana şahit oluyorsunuz)

Bereket versin (şair burada Reşat Nuri falan gibi Cumhuriyet dönemi yazarlarına selam çakıyor -yani bu ifadeyi bakkalın “bereket versin”i şeklinde değil, Reşat Nuri veya Tanpınar’ın yarı bağlaç modunda kullandığı haliyle yorumlamak lazım, onu diyorum) hikaye falan da yazıyor. Mesela bloguna bir göz atın, sanatçıların, büyük ustaların, saygı duruşlarının bir geçit resmi, bakarsak sanat dünyasında hiç falso yok, hiç hakedilmemiş şey yok, “her şey yerli yerinde, her şey tamam”.

Yekta Kopan’ın şahsı bu yazının konusu değil. Onun şahsında o duruşu ele alıyoruz, hayata mandalla tutturulmuş bir sanatsevicilik pozisyonunu.

Sanki sanat normatif bir ideal durum. Temiz hava sahası. Bir şeyin ölçütü. Sanat mı? Koy o zaman sepete. Ne kadar alsan o kadar iyi. Ve sanatseverler de bu ezoterik bilginin taşıyıcıları…

Bu duruşun diğer problemli tarafı ise sanat kavramını kendisinde olmayan bir kutsallıkla halelendirmeleri, böylelikle sanatı gerçeğinden uzaklaştırarak yozlaştırmaları.

Fakat asıl sakatlığı şuradan kaynaklanıyor: Dünyamız güzel, yaşanası, olması gerektiği gibi bir dünya mı, bütünsel olarak içinde yer alan şeyleri benimsiyor muyuz? Hayır. Peki o dünyayı oluşturan, kuran en önemli şeylerden birini, onun kurumsallaşmış bir parçasını bu kadar benimsemek, kutsamak o dünyayı ve kurulu sistemi bütün katmanlara yayma çabasından başka nedir? Üstelik bunu her türlü sorgulamadan vareste olarak yapmak, o kötü dünyanın bir parçası olmaktır. Bunu sadece sanat anlamında söylemiyorum. Ne olursa olsun, dünyanın kurulu yapılarını bütünsel olarak kutsayıcı, hatta olumlayıcı her türlü yaklaşım konformizmdir. Formül şu: bir tavır hayat karşısında genel anlamda olumlayıcı ise fake’tir. Olumsuzlayıcı ve muhalif ise… işte o zaman onda hala bir ümit var demektir. Ve kapatıyoruz.

Herkes bir arada, herkes eğlenmek durumunda. Bir ton para akıtılmış çünkü. Ve eğlenilecek, eğlen! Popülasyona çalışan kesim hakim, haftanın yorultusu şaapılacak… dışarı bırakılacak. O kadar birikmiş.. ve bugün, haftada tek, başka fırsat yok. Dolayısıyla stres atılacak, at!

İşyerindeki mücbir sebeplerle yapılan iş, sokak dilinde S-S diye tabir edileninden, yapıla yapıla bünye iradenin mutlak esiri olmuş; ya da öyle sanılmakta… Zihinle beden arasındaki organik koordinasyon bağı gitmiş ya da alınmış, yapay bir mekanizma yerleşmiş araya. Çalış komutunu alınca çalışıyor, eğlen komutunu alınca eğleniyor. Ne çalışmanın içsel hazzı  kalıyor dolayısıyla, ne eğlenmenin -ki aşkla çalışmanın hazzı yanında sıfıra yakınsar.

Eksik olan ne? Eksik olan emeğin özgürce -örgütlenmesi değil- özgürce bayırdan bayıra koşması, eksik olan bu. Kişinin emeği ile emeğinin çıktısı arasındaki bağlantı o kadar dolaylı, uzak ve mekanik ki zihin bu yolun izlerini takip ederek illiyet bağını kurabiliyor olsa da bünye, bilinçaltı ve güdülerin çalışma şekli başka, bu aygıtlardan mahrum. Dolayısıyla sadece emeğe yabancılaşmıyoruz. Emek dışındaki boş zamanlarımıza da yabancılaşıyoruz. Eğlenmeye de yabancılaşıyoruz. Diğer türlüsü mümkün değil çünkü zaten “emek dışındaki boş zaman” gibi bir kalıbın varlığı bile insanın kendi doğasına yabancılaşmanın göstergesi. Hatta “eğlenme” adında ayrı bir kategorinin varlığı bile bunun göstergesi olabilir, bunu bi düşüneyim.

Çalışmak-eğlenmek, iş-boş zaman ikiliklerinin arasının aynı cinsiyet sınırları gibi olduğu dünyada doğal dengeye yer yok. Buna imkan yok, başta insanı doğadan koparan, doğada bir karşılığı olmayan modern saat sistemine göre yaşamak zorunluluğu buna engel.

Her neyse, amma da kafa şaaptık, ortaya karışık olarak şunu diyorum: öyle ya da böyle, tatsız eğlenceler için (eğlenmenin bir numaralı amaç edinildiği toplantılar için) eğlenti güzel bence. Kullanalım, kullandıralım. İş çıkışı eğlentisi. Sen kenarda durursun, bi eğlenti gelir falan.

Agalar hazır kelimeler seksiyonumuz ucundan baş vermişken bir de “istenç” kelimesini ele almak istiyorum: istiyorsun ama bir yandan da iğrenç bir şey, elinde değil, bir şey seni istemeye zorluyor. İstenç. Söylerken bile içi öğk diyor insanın, sonra gel bu kelimenin arkasına iradeyi yasla. Oldu mu? Cık.

Başlıktaki organik kafiye arayışına dikkate etmediyseniz, siz iki dakka bi dikkat edip gelin, ben burda bekliyorum.

Bir sex, drugs and rock & roll parolası var. Şu oluyor: rock&roll denen olaya girince sex ve drugs default olarak geliyor. İmaj bu. Tarzı marzı çekmiş, canti arkadaşlar, parlak çocuklar, hatunlar falan, hep bir arada, bitmez bir goygoy hali…

Ama öte yanda arabeskçi kitleye baktığımızda bu parlak imajdan son derece uzak olduklarını görüyoruz. Halbuki drug’sa drug, sex’se sex, müzikse müzik, ne eksikleri var? (tamam sex ayağı biraz boşlukta kalıyor olabilir)

Aradaki fark biraz Meksika sınırı gibi. Meksika sınırını anlamayan, bundan hiçbi şey anlamaz. Yıllar önce (çok yıllar da geçmemiş olabilir) Ülke tv’de bir program vardı, “Meksika sınırı” diye. “Neden Meksika sınırı?”nı da aşağı yukarı şöyle cevaplandırmıştı programı yapan üçlüden biri: “Filmlerde bütün kaçaklar Meksika sınırına kaçar, orayı geçince özgürlüklerine kavuşacakları için, bizimki de oradan geliyor”

Programına bu sebeple “Meksika sınırı” adını vereceksen, hiç vermeyeceksin. Meksika sınırının özelliği, sınırı geçtikten sonra başlayan o kahrolası sarı ışıktır dostum. Amerika’nın o parlak dünyasından çıkıp Meksika sınırını geçince birden belli belirsiz bir sarılık kaplar her yanı: kaosun, belirsizliğin, irrasyonelliğin, eksikliğin, muhtaçlığın, susuzluğun sarı’sı.Bu, bize gösterilen, sunulan. O sarı ışık gerçekte yok, ama Amerikan filmlerinde var.

İşte arabeskle rock’n roll’un arasından da böyle bir Meksika sınırı geçiyor.

Provokatif tarzımızdan ödün vermesek de şu açıklamayı baştan yapayım: Konu öldürülen doktor değil, hatta alakası yok, kişisel bir trajedinin kendisinden bahsetmiyoruz, burasını anlamak çok önemli. Eğer bu yazıyı okuduktan sonra “ulan bir insan öldürülmüş, sen dalga geçiyorsun” düşüncesindeyseniz, gelip bu ön notu bir daha okuyun. Hala fikriniz değişmediyse bir daha buralara gelmeyin, kalbinizi kırarım…

Bir doktor öldürüldükten, tamamen kişisel ve hiçbir toplumsal yanı olmayan bir olaydan, bir cinayetten, öyle ya da böyle bir doktor öldürüldükten sonra sokağa dökülen doktorlar, aynı şekilde aleni doktor hatasıyla ölen hastalardan sonra sokaklara dökülmüyorlarsa… Derim ki bir dohtur kolay yetişmiyi… Binlerce Arap, Kürt, Çeçen öldükten sonra sokaklara dökülmüyorlarsa… Derim ki bir dohtur kolay yetişmiyi… Katliamlardan sonra sokaklar ortadan kalkmıyorsa… Derim ki bir dohtur kolay yetişmiyi… Şehirler dümdüz edilirken sokaklara dökülmüyorlarsa…. Derim ki bir dohtur kolay yetişmiyi…. Bir böyle mesleki aidiyet görülmemiştir.

Verilen emeği ve karşılığında alınan riski küçümseyemem. Yıllarca okumak falan… Peki ama yıllarca okuduktan sonra geldiğin nokta, dünyaya keskin bir kapalılık, dünyanın geri kalanına karşı mutlak bir duyarsızlık, bir çeşit mesleki hemşehricilik, artı tepki anlamında sokağa döküldüğünde de verdiğin mesaj: bizi öldürmeyin… bu mu geldiğin nokta? Ve tepki kime, neye? Bu tepkinin mantıksal bağ ve tutarlılık, hedef tespiti, sebep sonuç arasında ilişki kurma ehliyeti gibi şeyler açısından doktoru bıçaklayan hasta yakınınkinden hiçbir farkı yok, tepkinin frekansı ve biçimi dışında. Adam “ölüm” gerçeğine karşı verebileceği en uç tepkiyi, en yakınındaki fiziksel varlık olarak gördüğü yere yönlendiriyor. Sen de “ölüm”e karşı en yakındaki şeye koşarak tepki veriyorsun. Her ikisinde de sebep sonuç bağı yok.  Tepki duydukları şeyden mantıksal anlamda daha ileride değiller, sadece çevrelerine zararları yok diyecem, ama o da değil. Hastanelerde çoğu doktor çalışmamış bugün.

Previously on Huseyinous: Çok değil la, az önce yazdım, hemen aşağıda: çocuğu koymak deyimini ele alırken buraya geldik. O da şurdan, deyimin kullanımına örnek verecektim, aklıma başka bir şey geldi.

Daha önce de değindiğim bir İslamcılardaki medeniyet takıntısı olayı var. Türkiye’deki İslamcıların diğerlerinden farkı, İslam coğrafyasında son büyük devletin devamı olmanın getirdiği bir yükü taşıyor olmaları. Sebebi bu. Çocuğu koymak şeysini cümle içinde kullanacam, az sonra.

İslamcılara bu “medeniyetimizin özü”, “esasta İslam medeniyeti” teranelerini incept eden Yahya Kemal ve sürekası… Bizim medeniyetin özü falan diye diye adamlar çocuğu koyup gitmişler aslında. Mediyetin özü odur budur, şu değildir falan derken, sana “medeniyetin özü” diye bir şeyin var olduğunu implant etmişler, sen farkında değilsin. İşte çocuğu koymak budur.

Neyse, ben kendi iddiamla geliyorum, açılın beyler: Bu toprakların medeniyetinin özü görümcelik müessesesidir. Bizim medeniyetimiz görümce medeniyetidir. Bitti.

Bu arada gündeme dair ışık tutan değerlendirmeler 1: Emre Belözoğlu (soyadını yanlış yazdıysam kusura bakma) bu toprakların ırkçılığında “pis zenci” yok, bize yabancı!

Gündeme dair ışık tutan değerlendirmeler 2: onu da ayrı bi başlıkta şaapıcam.

Bu blog’ta şöyle bir konsept geliştirme niyetindeydim bir süredir, hatta daha önce geliştirmiş de olabilirim, geliştirmediysem de şimdi geliştiriyorum, hafıza olayı bende yok. Neyse, “kelimeler” kategorisi altında sevdiğim, kullanıma girmesini istediğim, bizzat uydurduğum veya varolan anlamını yamultmak istediğim ya da sadece garibime giden kelimeleri ele alacam. Falan filan. Bir çeşit huseyinous ansiklopedi section. husepedi.

Bu haftaki konumuz “çocuğu koymak”. Şöyle bir kullanım buna uygun: inception karşılığı olarak. Nolan’ın filmindekinin benzeri anlamını falan da karşılayacak biçimde. Yer yer implant. Mesela: sen bir şeye itiraz ediyosun bi iddiaya karşılık. Demiş ki adam sana: A, B’den daha büyük. Sen de itiraz ediyorsun hayır değil. Sen B’cisin. Asıl B’nin A’dan büyük olduğunu ispat etmeye girişiyorsun. Halbuki adamın asıl niyeti sana A’nın varlığını kabul ettirmek, A’yı senin gündemine sokmak. Hangisinin büyük olduğu olayını ispata kalkarken sen çoktan golü yemiş oluyorsun. Yani adam çoktan çocuğu koymuş, gitmiş. Inception yapmış, implant yapmış. İşte bu gibi durumlar için elverişli. Atı alan çocuğu koymuş mesela. Kullanın, kullandırın.

Ayrıca logos spermatikos anlamında da kullanmak mümkün. Gebe bırakan söz. Öyle kelam etmişsin ki ortaya, çağlar boyunca dikili taş gibi insanlığın böbreklerine oturmuş, atamıyorlar ama bir yere de koyamıyorlar. Devamlı yeni şeyleri ürettiriyor, her muhatap olanda bir doğum sancısı… Çocuğu koymuş oluyorsun yine.

Bir diğer örnek mesela şu medeniyet meselesi, a durun onu ayrı bir başlıkta ele alayım, bu blog’un konsept bütünlüğü bunu gerektirir. (Konuyu ele aldık: şurada)

Bayık ortamlar. Her taraftan espriler uçuşmaktadır ve sen de ayıp olmasın diye her birini havada yakalayıp “evet bunu da anladım ve komik buldum, ve gördüğün gibi gülüyorum” anlamında bir ifadeyle kafa sallayarak sırıtmaktasın. Bu sırıtış sahte olarak yüze yapıştırıldığından, artık gülmen gerekmediği fasla geçilince, espriler komiklikler şakalar falan bi durulunca bile sırıtmaya devam edersin. Çünkü en başından beri sen zaten gülmüyor olduğun için komiklikler faslının son bulmuş olması senin için gerçek bir değişim değildir. Neden sonra (wait for it) lüzumsuz bir şekilde hala sırıtmakta olduğunu farkedince normal yüz ifadesine dönerken bir rahatlama hisseder insan, çenesinin yanaklarının falan ağrıdığını, uyuştuğunu farkeder, ohh be der, ne diye gerizkalı gibi bi saattir sırıttığına yanar. (Gelelim “neden sonra”ya, hayatımda ilk defa cümle içinde kullandığımdan çok heyecanlıydım, o ağırlığı bozmamak için de gerekli açıklamayı buraya alıyorum: Ya gerçeten bu ülkede zamanında “neden sonra gülmeye başladı” denirdi eskiden, eski romanlarda geçer. Anlamını anlıyorum da, dayandığı mantık nedir bir türlü anlamam. ) Neyse, hadi eyvallah ben konuya giriyorum.

Vatan Şaşmaz’ın akşam işten güçten, şov  dünyasından falan, her ne yapıyorsa işte ordan, eve döndüğünde, gece yattığında yaşadığı da yukardakine benzer olabilir. Adam surattaki o gülüşü bırakınca yanaklarının çenesinin acısını baya çekiyordur, ohh be diyordur. Adam güle güle kendine ev aldı. Herkese o kadar gülümsemek zorunda hissediyor olmalı ki kendini, gülmediği bir anında mahallesindeki esnaf bile tanıyamaz herhalde bunu. O kadar gülerken gördük adamı <-gülmezken görmedik anlamında söylüyorum, bu cümle çöp.

Her yerde aynı Vatan Şaşmaz. Sabah programındakini al, buraya koy, sonra götür dizi setine, hep aynı, bir çift gamzelenmiş surat. Gülüyor. En son metrobüs reklamında da bunu kullanmaları o açıdan iyi olmuş, tabii adamların amacı metrobüsün rahatlığını vurgulamak, duyduğu memnuniyeti hissederken gülümseyecek falan. Halbuki olaya diğer tarafından bakarsak hiç alakası yok. Adamın ekran başı ayarları öyle, fabrika ayarları o.

Bilmeyeneler için söyleyim, olay şu: metrobüslerde bir süredir bir reklam dönüyor, hani durak isimlerinin yazdığı bir ekran var, orada dönüyor reklam: Vatan Şaşmaz sabah işten çıkıyor, şoförü buna jipinin kapısını açıyor ama Vatan Şaşmaz şaşırtıyor, mimikleriyle diyor ki: hayır dostum, tabii ki metrobüse binicem, sonra metrobüse biniyor falan, çok ferah süper bi şey hesabı. Klipte herkes ya şaşırıyor, ya derin bişeyler hissediyor, kimi gazete, kimi kitap okuyor, bir tek Vatan Şaşmaz gülüyor, tek keyif için metrobüsü kullanan o. Diğerleri hep bişeylerle uğraşıyor. Biraz da figüran olmanın ezikliği.

Bir de benim dikkatimi çeken, kameraların kullanım tekniğinden mi neden bilmiyorum, böyle sinematografik bir anlatım, bir üslup, belli bir sinema dilini çağrıştırdı ama neyi tam çözemedim. Özellikle de Vatan Şaşmaz’ın şoförü şaşkın halde Vatan’ın gidişine bir anlam veremediğinde kameranın yüze yakınlaştığı yer. David Lynch mi, kimse bilmiyorum. Sonra klipte Vatan Şaşmaz’ın metrobüs seyahatinde hazzın zirveye çıktığı noktada (bu tam da boğaz köprüsünden geçtiği yere denk geliyor olsa gerek), tam burada sembolik bir anlatımla bir anda ekranda Sultanahmetlerin, Ayasofyaların belirmesi, sonrasında fıskiyelerden fışkıran suların birden coşmaları falan kısmı zaten ayrıca seyirlik. Sembolik, farklı bir anlatımı var yani klibin. Falan neyse, bu yazıya ayırdığım vakit sigara içmeye kadardı, sigara içmek için balkona çıkmak gerektiğini bilen bünyem beni yazıyı bir an önce bitirmem için zorluyor. Baya da güçlüymüş, bu kadar çabuk olacağını ben bile tahmin edemezdim.

Ya bayadır yazı girmiyordum, buna rağmen son zamanlarda İzlanda’dan blogumuza giren ziyaretçi sayısı standart biçimde, istikrarla sürüyor, sol kulvardan atak yapıyor yani, önceden yoktu, son iki haftadır. İstatistikler böyle. Ben buradan her kimse o istikrarla bu bloga giren, o kişiyi selamlamak için yazıyorum bu yazıyı. (umarım 22 yaşlarında, kumral [esmer de olur], Björk tadı olsun mu, olabilir biraz, evet, böyle bir okurdur -ha, diyorsanız ki ben bu saydığın gibi bir kızım, bloga da giriyorum ama İzlanda’da yaşamıyorum, o da olur, o da kabulümüz)

“yazıyorum” derken, yazı bitti aslında, bu kadar. Çat. Bu arada istatistiklerden konu açılmışken Çocuk edebiyatı, çocuk tiyatrosu, çocuk pornosu yazısından sonra Google’dan “çocuk pornosu” aramalarıyla bloga gelenlerin haddi hesabı yok, çocuk pornosu baya iş yapıyor yani. Bilginize. Arz ederim.

Trt’de “Uçuyorum” diye bir program var, Stv’nin Ayna’sı tadında, dünyayı geziyor, görüyor, gördüklerini de paylaşıyorlar. Az önce denk geldim, Somali’yi anlatıyor sunucu. Başlarını izleyemedim ama yakaladığım yerden Somali hakkında programda edindiğim bilgileri paylaşayım… Bir Türk doktor rüya görmüş, babası buna Somali’de cami yapmasını söylüyormuş, sonunda bu dileğini gerçekleştirebilmiş… Somali’de! Güzelden bir cami.  “Nihayet babamın ismini de astık tabelaya” derken tebessüm buyuruyor, öyle ya hakkı, mutlu çünkü, tatmin olmuş. Başka bir şeyler daha yapıyormuş, aklımda kalmadı. Sonra geçiyoruz Türklerin açtığı bir okula, bu konseptin değişmezi. Türkler Türk eğitim sisteminin harikalarını Somalilere kadar taşımışlar, Somalili çocuklar Türkçe şarkılar söylüyor. Seyirciler olarak gurur duyuyoruz tabii. Biri başlıyor: “Yıkılmadıııım, ayaktayıııım, dertlerimlee başbaşaaayım”… Düşünsene, Somali’de okul açıp büyük fikir, sanat ve aksiyon adamı ve hatta sinema adamı, senior yönetmen, ex müzisyen Mahsun’u Somali’ye taşıyorsun, taşıyabiliyorsun. İşte kültür ihracatı budur. Bunlar hep eğitimle olan şeyler. Bunların bu kadarı eğitimle mümkün. Mahsun izlediyse duygulanmıştır mutlaka, çünkü kendisi Türkçe şarkı söylemek konusunda çok hassastı ve bu hassasiyetini Ahmet Kaya’nın Kürtçe okuyacağını açıkladığı Magazin Gazetecileri gecesinde de ortaya koymuştu.

Neyse programa dönelim. Somalililer Türk halkını çok seviyor, sokaklarda diğer yabancılar gezemezken Türk ve müslüman olanlar güvenle geziyorlar. Programı hazırlayanlar Türk kontenjanından mı yoksa müslüman kontenjanından mı sokaklarda “güvenle” geziyorlardı bilmiyorum ama bi ara yanlarında kendilerini gece gündüz koruyan Somalili kahraman askerlerden bahsetti, onları gösterdi, adları bile sordu, konuşma fırsatı verdi. İki asker geceleri de nöbet tutarak koruyor bunları. Ama Türk ve müslüman mevzuunda önemli olan bu ikisinin kesişim kümesinde bulunmak oluyor anladığım kadarıyla, o tonda söylendi çünkü. Bütün bunlar, Türklerin burada yürüttüğü imaj çalışmaları sayesinde. Somalililerin Türkleri ve Türkiye’yi bu kadar sevmesinde Türk hükümetinin payı büyük. Türkler her yerde. Allahım, bütün bunları seyrederken öyle mesudum ki, heryerde herşeyde biz varız: çocuklara Türkçe öğretiyoruz, Türkçe şarkılar söyletiyoruz, Türkleri çok seviyorlar… Aynı İngilizler, Avrupalılar gibiyiz resmen. Üstelik biz müslümanız da, bu çok büyük avantaj biliyorsunuz, aradan da Türklüğü sıkıştırıyoruz. Türk okulları, Türk camileri, Türk, Türk, Türk…

Allah’tan dünyayı dolaşmıyoruz, Somalilere, Mogadişulara yolumuz düşmüyor, hani beynin kendisinde sinir hücresi olmadığından kendi kendini duyumsamazmış,  ya da mum dibine ışık vermez hesabı, Türkiye’de gölgelikte kalmışız, serinlikte yaşıyormuşuz da kıymetini bilmiyormuşuz. Kurtarılmış böyledeyiz. Bütün bir üçüncü dünya Türk’le yatıp Türk’le kalkıyor, bunu anladım; çok geçmeden güne “Andımız”la başlama aşamasına gelirler. Bunları izlerken efsanevi Ayna programının isminin “ayna” olmasındaki hikmet adeta bir şimşek gibi parlıyor kafamda: bütün dünyayı gezip sadece kendini seyretmek, aynaya bakmak. Buradan iyi göremedik, bir de şuradan bakalım, farklı açılardan… İnsanları Türklük gibi bir mutluluk kaynağından mahrum bırakmak niye?

Programın kaçırdığım kısımlarında muhakkak Somalili açlara da fakirlik görüntüleri ve yardım dağıtan Türk kuruluşları eşliğinde  değinilmiştir. Somalili hastalara bakan Türk doktorluğundan mutlaka bahsedilmiş, Somalili yardıma muhtaç ve hastaları hastanelerinde, kuruluşlarında Türk misafirperverliğiyle ağırlayışına değinilmiştir. Biz Türkiye’yiz. Büyüğüz. Belediyelerimiz yardıma muhtaç sahipsiz sokak köpeklerini tedavi eder, onları doyurur. Başka organizasyonlarımız kuşlara, çeşitli hayvanlara rikkat ve şefkatle yaklaşır, onları besler, yemek verir onlara. STK’larımız da dışişleriyle ortaklaşa yürüttükleri programlarla Afrikalı açları doyurur, onları tedavi eder. Sokak köpeklerinin, hayvanların ne’liği, nasıl bir kültür oldukları, nasıl bir habitat oluşturduklarına bakmayız; onları besler ve hayatlarını sürdürmelerini sağlarız. Afrika açlarını da besler, ölmeden hayatta kalmalarını sağlamaya çalışırız, nasıl bir kültür ortaya koyduklarına bakmaksızın… Ekolojik denge açısından gereklidir çünkü bu şeyler. Kuşlar ölürse bir kısım zararlı haşerat aşırı çoğalabilir, ekinleri yer, kıtlık olur, fiyatlar yükselir, aç kalırız. Afrikalı açlar ölürse de mutlaka bir yerde bir denge bozulur, belki tüketilmemekten aşırı biriken silah sayısındaki artış terörü tetikler, bir şeyler olur. Denge önemli.

Neyse, programı seyredin, görün, kültürlenin, adam olun ulan. Daha önceki tecrübemden aklımda kalan bir kaç enstantane: Gürcistan’a uçuyoruz, sunucu bize Gürcistan’ı tanıtıyor. Devamlı kapalı alanlarda devlet görevlileriyle yapılan çekimler, dışarı çıkmak yok. Anlıyoruz ki Gürcistan odalardan oluşan bir ülke, heryer kapalı alan, açık hava yok. Kapalı ekonomiden tam olarak çıkamamanın etkisi. Çekimlerden aldığımız intiba bu, çünkü dışarıyı pek çekmemişler, Türkçe bilen birileriyle, lokantada yemek yemeler, Türk tarihiyle ilgili bilgi alabilecekleri müze tarzı yerler, orada yine bol bol Türklük çıkıyor karşımıza, Türkiye’nin büyüklüğünü elbette orada da anlıyoruz. Programın bir yerinde sunucu döktürüyor: “Eminim siz de en az benim kadar ülkenin güvenlik durumunu merak ediyorsunuzdur… Şimdi emniyet müdürlüğüne gidiyoruz.” İşte bu! Hangimiz merak etmeyiz ki? Ve bir bürokrattan turistlere tecavüz, kapkaç gibi durumlarda bürokratik sürecin nasıl işlediğiyle ilgili bilgi alıyoruz. Gürcistan’da tecavüze kapkaça uğrarsak çok hızlı işleyen bir bürokrasi sayesinde şikayetimizi turistlere tahsis edilen emniyet birimine iletebiliyoruz… Ve sonra yine bir kapalı alanı gezerken sunucu bir büst görünce onun yanında da çekim yapmak ihtiyacı hissediyor olmalı ki -çünkü büstü olan adamlar önemlidir, biz böyle gördük; ülkeyi gezip büst sahibi insanlardan bahsetmemek ülkenin insanına ve büstün sahibine saygısızlık- bize büstten bahsediyor: yanda görmüş olduğumuz kişi ülkenin milli şairi Shota Rustaveli’ymiş; Gürcistan’da evlenen genç kızlar mutlaka onun bir şiir kitabını çeyizlerine koyuyorlarmış. Muazzam! Algıda seçicilik şaheseri… Hani kızlar evlenirken çeyizlerine koymasalar ülkenin milli şairinden haberimiz olmayacak. Niye çeyizlerine koyuyorlar, ne yazmış, ne zaman yaşamış yok. Çeyize koyduk onu, tamam, yola devam. (Meraklısına not [Atilla İlhan stayla]: adam 12.yy’da yaşamış)

Yine bir başka bölümde Bulgaristan: Türk lokantaları, kapalı alanlarda oraya giden Türklerle yapılan röportajlar, içilen Türk kahveleri, yemek yenilen mekanda tesadüf edilen Türkler… Bulgaristan’a gidip Türk kahvesi içerek çekim yapmak, Türk yemeklerini çekmek… Biz bize yeteriz, başka şeylerin algılarımızı kirletmesine gerek yok. Dünyanın neresine giderse gidip Türk bulmak, Türk’ü anlatmak, Türk okulundan, Türk dışişlerinin başarısından bahsetmek… Bunu da program yapmak. İşte Türk’ün gücü.

Takip Et

Get every new post delivered to your Inbox.